Cennet ve cehennem sadece öteki dünyada mı? Yoksa insanlık, kendi elleriyle kendi cehennemini mi kuruyor?
Bugün insanlığın geldiği noktaya baktığımızda insanın içinden tek bir soru yükseliyor:
Biz ne zaman bu kadar duyarsızlaştık?
Ne zaman bir insanın acısı, başka bir insanın eğlencesine dönüştü?
Ne zaman namus, vicdan, merhamet ve adalet bu kadar değersiz hale geldi?
Ne zaman kötülük sıradanlaştı da iyilik şaşırılacak bir davranış oldu?
İnsanlık ilerlediğini söylüyor. Teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor, makineler akıllanıyor. Fakat bütün bu gelişmişliğin ortasında başka bir gerçek büyüyor:
İnsan, insanlığını kaybediyor.
Bugün bir insanın onuru birkaç dakikalık şöhrete, bir çocuğun mahremiyeti birkaç beğeniye, bir annenin gözyaşı birkaç izlenmeye dönüştürülebiliyor.
Şiddet izleniyor.
Acı seyrediliyor.
Ahlaksızlık normalleştiriliyor.
Duyarsızlık özgürlük sanılıyor.
Ve en korkuncu…
Bütün bunlara alışıyoruz.
İnsanlık neden bu kadar ucuz olmaya devam ediyor?
Neden artık bir insanın değeri, sahip olduğu vicdanla değil; parasıyla, görüntüsüyle, gücüyle veya kaç kişi tarafından izlendiğiyle ölçülüyor?
İşte asıl tehlike burada.
Çünkü barbarlık yalnızca savaş meydanlarında ortaya çıkmaz.
Barbarlık bazen bir insanın hakkını gasp ederken ortaya çıkar.
Bazen güçsüzü ezmekte…
Bazen bir kadının onurunu hiçe saymakta…
Bazen bir çocuğun masumiyetini kirletmekte…
Bazen de bütün bunları görüp sessiz kalmakta ortaya çıkar.
İnsanlık, yavaş yavaş vicdanını kaybetme çukuruna doğru itiliyor.
Fakat hâlâ geç değil.
Çünkü cennet de cehennem de önce insanın içinde başlar.
Bir yetimin başını okşayan el, cennetin kapısını açar.
Bir mazlumun yanında duran insan, insanlığın tarafını seçer.
Bir haksızlığa karşı çıkan kişi, vicdanın hâlâ ölmediğini gösterir.
Ama zulmü görüp susan, kötülüğü alkışlayan ve insan onurunu hiçe sayan toplumlar kendi cehennemlerini kendileri inşa eder.
Kıyametin ne zaman kopacağını bilmiyoruz.
Fakat insanlığın vicdanı ne zaman susarsa, işte o zaman bizim için çok daha büyük bir kıyamet başlamış olur.
Belki de korkmamız gereken gökyüzünün kararması değildir.
Asıl korkmamız gereken, insanın içindeki ışığın sönmesidir.
Çünkü teknoloji bizi geleceğe taşıyabilir.
Para bize güç verebilir.
İktidar bize makam verebilir.
Ama vicdanımızı kaybettiğimizde hiçbirinin anlamı kalmaz.
Bugün kendimize sormamız gereken soru çok basit:
Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakıyoruz?
Merhametin mi?
Adaletin mi?
İyiliğin mi?
Yoksa barbarlığın, duyarsızlığın ve ahlaki çöküşün hâkim olduğu bir dünyanın mı?
Unutmayalım:
İnsanlığın sonunu getirecek olan yalnızca büyük felaketler değildir.
Bazen insanlığın sonu, insanların birbirlerinin acılarına artık hiçbir şey hissetmemesiyle başlar.
Ve belki de bugün hepimizin aynaya bakıp kendimize sorması gereken soru şudur:
“Ben bu dünyanın neresindeyim? Cenneti mi büyütüyorum, cehennemi mi?”
Çünkü yarın çok geç olabilir.
İnsanlığımızı kaybetmeden önce, insan olduğumuzu yeniden hatırlamak zorundayız.