Erkeğin dünyası sessizdir. Gürültüsüz bir fırtına gibi...

İçinde bağırır ama dışına sadece bir bakış, bir suskunluk, belki bir sigara dumanı yansır.

Toplum, erkeğe duvar örmeyi öğretti; ağlamamayı, güçlü görünmeyi, korkmamayı.

Ama o duvarların ardında yıllardır yankılanan bir sessizlik var — kimsenin duymadığı bir iç çığlık.

 

Erkek doğduğu anda bir kimliğe zorlanır.

“Erkek adam ağlamaz.”

“Erkek dediğin dik durur.”

“Erkek dediğin duygusunu belli etmez.”

Bu sözlerle büyür ve bir gün kendini tanıyamaz hale gelir.

Çünkü duygularını bastırırken, aslında insanlığının bir parçasını da bastırır.

 

Modern çağda erkeklik, bir kimlikten çok bir maskeye dönüştü.

Dışarıda güçlü, içeride yorgun; dışarıda soğukkanlı, içeride kırılmış.

Birçok erkek, kalabalıklar içinde kendi duygularının mezarını taşır.

Sevdiğinde belli edemez, ağladığında gizlenir, kırıldığında susar.

Ve zamanla kendi sessizliğine mahkûm olur.

 

Kadın duygusunu anlatır, erkek içine gömer.

Kadın konuşur, erkek yutar.

Kadın ağlar, erkek taş kesilir.

Ama insan ruhu bu kadar bastırılmaya dayanmaz;

bir gün o taş bile çatlar.

 

Erkeğin gizli dünyası, görünmeyen bir yara gibidir:

Kanamaz ama hep acır.

Ve belki de asıl cesaret, güçlü görünmekte değil —

güçsüz olduğunu itiraf edebilmekte gizlidir.

 

Artık erkeklerin de konuşabildiği, duygularını utanmadan yaşayabildiği bir dünya gerek.

Çünkü sessiz kalan her erkek, sadece kendini değil, sevgiyi de yitiriyor.

Yazan: Duygu Daşdemir