Bu ülkede artık enflasyon rakamlarla ölçülmüyor; vicdanlarla ölçülüyor. Ama ne yazık ki vicdanlar sıfırlanmış durumda. Bir yanda 28.075 TL’lik asgari ücret, diğer yanda 20.000 TL’yi aşan kiralar… Aradaki fark bir matematik problemi değil, açık bir adalet uçurumu.
İktidar, halka “idare edin” diyor. Peki neyle? Market poşeti her hafta biraz daha hafiflerken, faturalar her ay biraz daha kabarırken, “idare” kelimesi artık bir tavsiye değil, bir dayatma. Üstelik bu dayatmayı yapanların 229.000 TL maaşlarla yaşadığı bir düzende. Aynı şehirde, aynı ülkede, ama bambaşka bir hayatta.
Bu tabloya hâlâ “ekonomik zorluk” demek gerçeği örtmekten başka bir işe yaramıyor. Çünkü bu bir kriz değil; bilinçli bir tercih. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin, emeğin sistemli biçimde değersizleştirilmesinin, yoksulluğun normalleştirilmesinin tercih edilmesi. Asgari ücret artık “geçim ücreti” değil, hayatta kalma sınırı bile olamıyor.
Bir ülkede çalışan nüfusun büyük bölümü kirasını ödeyemiyorsa, gençler ailesinin yanından ayrılamıyorsa, emekliler pazarın kapanmasını bekleyip tezgâh artıklarını topluyorsa; burada sorun bütçe dengesi değildir. Sorun, kimin ne kadar insanca yaşamayı hak ettiğine dair kurulan çarpık düzendir.
“Sabredin” deniyor. Oysa sabır da bir yere kadar erdemdir. Sürekli aynı kesimden sabır bekleniyorsa, orada adalet yoktur. Sabır, yoksulun kaderi; refah ise küçük bir azınlığın ayrıcalığı hâline gelmişse, bu artık sosyal devletin iflasıdır.
Bu düzen, alın terinin karşılığını vermeyen bir düzendir. Çalışanın çalıştıkça yoksullaştığı, üretenin borçla yaşadığı, emeğin değil makamın kazandırdığı bir saltanat düzeni. Adaletin iflas bayrağını çektiği yer tam da burasıdır.
Unutulmamalı: Ekonomi sadece sayılardan ibaret değildir. Ekonomi, insanların hayatıdır. Sofradaki ekmektir, çocuğun okul masrafıdır, gençlerin geleceğe dair kurabildiği hayallerdir. Eğer bir ülkede insanlar çalıştığı hâlde geçinemiyorsa, sorun tabloda değil, zihniyettedir.
Ve o zihniyet değişmeden, hiçbir rakam bu ülkeyi gerçekten toparlayamaz.
