Erzurum’un Sabrı Değil, Hakkı Konuşulmalı
Doğu’nun en köklü şehirlerinden Erzurum bir süredir sessiz değil. Aksine, giderek yükselen bir ses var: “Bu bir lütuf değil, hakkımız.”
Bu cümleyi sıradan bir serzeniş olarak görmek hata olur. Çünkü mesele yalnızca bir ulaşım projesi değil, mesele adalet duygusu.
Türkiye’nin dört bir yanında hızlı tren hatları birer birer devreye girerken, Sivas gibi şehirlerin bu hizmetle buluşması elbette sevindirici. Ancak aynı coğrafi zorlukları yaşayan, benzer stratejik öneme sahip Erzurum’un hâlâ bu ağın dışında kalması doğal olarak bir sorgulamayı beraberinde getiriyor: Neden?
Erzurum yıllardır üzerine düşeni yapan bir şehir. Vergisini veriyor, üretmeye çalışıyor, gençlerini okutuyor. Ama konu büyük ölçekli yatırımlara geldiğinde aynı karşılığı göremediğini düşünen ciddi bir kitle var. Bu düşünceyi görmezden gelmek, meseleyi çözmek yerine büyütür.
Hızlı tren sadece bir ulaşım aracı değildir. Bu hatlar, şehirlerin kaderini değiştiren damarlar gibidir. Ticaret hızlanır, turizm canlanır, üniversite şehirleri nefes alır. Erzurum gibi potansiyeli yüksek bir şehir için bu yatırım, “olsa iyi olur” kategorisinde değil, doğrudan kalkınma meselesidir.
Bugün Erzurum’da konuşulan şey çok net: İnsanlar ayrıcalık istemiyor. Kimse “öncelik bize verilsin” demiyor. İstenen şey eşitlik. Aynı şartlardaki şehirler hangi hizmete ulaşıyorsa, Erzurum’un da o hizmete ulaşması.
Belki de asıl üzerinde durulması gereken şu: Bir şehir sürekli talep ediyorsa, orada bir eksiklik vardır. Ve bu eksiklik zamanla yalnızca ekonomik değil, psikolojik bir mesafeye de dönüşür. “Biz geride bırakıldık” duygusu, en az fiziki yatırımlar kadar tehlikelidir.
Artık bu mesele ertelenecek bir başlık olmaktan çıkmış durumda. Erzurum beklemekten yorulmuş olabilir ama talep etmekten vazgeçmiş değil. Çünkü bu şehir, sabrını değil hakkını konuşuyor.

